Yüksek Fonksiyonlu Anksiyete: Dışarıdan Güçlü, İçeriden Yorgun
Toplantı saat dokuzda başlıyor, siz sekizde masadasınız. Sunumun üç kez kontrol edildiği, e-postaların gece yarısı bir kez daha okunduğu, takvimdeki boş yarım saatin bile suçluluk yarattığı bir hafta daha. Çevrenizdekiler size güveniyor, çünkü hiçbir şey aksamıyor. Ama aksamaması için harcadığınız enerjiyi kimse görmüyor. Sizin de her zaman görebildiğiniz söylenemez.
Kliniğe gelen 30 ile 50 yaş arası profesyonellerin pek azı ilk seansta "kaygılıyım" der. Cümle çoğunlukla başka türlü kurulur: "çok yorgunum", "her şeyi kontrol etmem gerekiyor", "bir şey ters gidecekmiş gibi". Psikolojide bu tabloyu anlatmak için sıklıkla kullanılan bir ifade var, yüksek fonksiyonlu anksiyete. Baştan bir şeyi netleştirmek gerek ama. Bu kavram DSM-5'te tanımlı resmi bir tanı değil. Kişinin sorumluluklarını aksatmadan, hatta parlak biçimde yerine getirirken içeride sürekli tetikte olma hâli yaşadığı bir örüntüyü anlatan betimleyici bir ifade. Resmi bir tanı olmaması, yaşanan sıkıntının gerçek olmadığı anlamına gelmiyor tabii.
Bu örüntünün kendine özgü bir kurnazlığı var. Kaygı kişiye işe yarıyormuş gibi görünür. Hazırlıklı olmayı, hata yapmamayı, terfiyi, takdiri ona borçlu olduğunuzu düşünürsünüz. Endişe bir tür sigorta poliçesine dönüşür ve bırakırsanız her şeyin dağılacağına dair sessiz bir inanç yerleşir. Üstbilişsel yaklaşımlarda buna kaygıya dair olumlu inançlar deniyor, "endişelenirsem hazırlıklı olurum" türünden. İşin ilginç yanı, kişi başardıkça bu inanç güçlenir. Başarı kaygının bedelini ödemez, sanki yalnızca faturasını erteler.
Fatura çoğunlukla bedenden gelir. Uyku hafifler, sabah daha gözler açılmadan zihin yapılacaklar listesini okumaya başlar. Çene sıkılır, omuzlar kulaklara doğru yükselir. Tatilin ilk günleri huzursuz geçer, telefon elden bırakılmaz. Hafta sonu dinlenmek bile bir görev gibi planlanır ve plana uyulamazsa o da başarısızlık hanesine yazılır. Bazı danışanlarım bunu hiç kapanmayan bir arka plan uygulaması diye tarif ediyor. Epey isabetli bir benzetme.
Peki bu örüntü nereden geliyor? Tek bir cevabı yok, ama şema terapinin bakış açısı burada birazcık ışık tutuyor. Erken dönemde sevginin ya da onayın performansa bağlı olduğu öğrenilmişse, yetişkinlikte "yeterince iyi yaparsam güvendeyim" denklemi kurulabiliyor. Yüksek standartlar şeması dediğimiz yapı tam olarak böyle işler. Çıta her ulaşıldığında biraz daha yükselir, varılan yer hiçbir zaman varış noktası sayılmaz. Kişi kusursuz görünmeye çalışırken aslında içindeki çok eski bir sesi susturmaya uğraşıyordur, çoğu zaman bunun farkında bile olmadan.
Bu yüzden yüksek fonksiyonlu anksiyetede amaç kimsenin hırsını ya da titizliğini elinden almak değil. Kimse yarı hızda çalışan bir versiyonunuzu istemiyor, siz de istemiyorsunuz zaten. Terapide üzerinde durduğumuz soru, performansın kaygıdan beslenmek zorunda olup olmadığı. Çözüm odaklı çalışmada önce işleyen yerlere bakarız. Kaygının hafiflediği anlar var mı, o anlarda ne farklı? Bilişsel davranışçı terapide endişenin gerçekten koruyup korumadığını sınayan küçük davranışsal deneyler kurarız. Şema düzeyinde ise o çıtanın aslında kime ait olduğunu konuşuruz. Cevap sıklıkla şaşırtıcı çıkar.
Süreç herkes için aynı hızda ilerlemez, bir sonuç vaat etmek de doğru olmaz. Şunu söyleyebilirim ama: bu örüntüyü fark eden insanların önemli bir kısmı yorgunluğu karakterinin bir parçası sanıyordu. Değilmiş. Öğrenilmiş bir şeymiş, ki öğrenilmiş olan üzerinde çalışılabilir.
İstanbul'un en tempolu iş koridorlarından birinde, Beşiktaş ve Etiler hattında çalışan biri olarak bu tabloyu her hafta görüyorum. Plaza katlarında da, kendi şirketini kurmuş birinin gece yarısı bitmeyen mesailerinde de bu yükü taşıyan insanların ortak bir cümlesi var: "Bir sorunum yok aslında, sadece yoruldum." Belki de konuşulmaya değer olan tam olarak o "aslında".