JOMO Nedir? Kaçırmanın Neşesi ve Egonun Sessizce Küçüldüğü An
Haziran 3, 2026

Bir gün düşün. Saat yedi, henüz kahveni içmeden zihnin çalışmaya başlamış bile. Hangi gömlek, hangi yol, önce mailler mi yoksa toplantı notları mı. Küçük kararlar hiç durmuyor. Öğleye kadar belki elli, yüzden fazla seçim yapmış oluyorsun ve çoğu o kadar ufak ki fark bile etmiyorsun. Ama akşam altıda koltuğa çöktüğünde “ne yemek istiyorum” sorusuna cevap veremeyecek kadar boşalmış hissediyorsan, orada bir şey oluyor demektir. Bu hissin bir adı var, karar yorgunluğu.

Siz

Psikolojide epey eski bir kavram aslında, ama son yıllarda yeniden gündeme geliyor, çünkü hayatımızdaki karar yükü hiç olmadığı kadar arttı. Eskiden bir gün içinde karşılaştığımız seçenekler sınırlıydı. Şimdi her uygulama, her platform, her sistem bize bir tercih dayatıyor. Hangi bildirimi açacaksın, hangi maile öncelik vereceksin, hangi öneriyi kabul edeceksin. Zihin, fark etmeden, sürekli bir filtreleme işi yapıyor. Ve bu filtreleme işi, kas gibi yorulan bir şey.

İlginç olan şu, karar yorgunluğu çoğunlukla büyük kararlardan gelmiyor. Hayatını değiştirecek bir karar verirken zihin zaten hazırlıklı oluyor, kendine zaman tanıyor, bir tür ciddiyetle yaklaşıyor. Asıl yıpratan, arka arkaya gelen küçük seçimler. Hangi tedarikçiyle devam edilecek, hangi ekip üyesine hangi görev verilecek, şu maile nasıl cevap yazılacak. Her biri tek başına önemsiz görünüyor ama toplamda bir kapasiteyi tüketiyor. Ve bu kapasite tükendiğinde ortaya çıkan şey, garip bir şekilde, ya aşırı dikkatsizlik ya da aşırı katılık oluyor. Yani kişi ya hiç düşünmeden ilk gelen seçeneği seçiyor ya da hiçbir seçeneği seçemeyip donuyor.

Yönetici pozisyonundaki insanlarda bu örüntü epey net görülüyor. Gün içinde onlarca kişi onlardan bir cevap bekliyor, bir onay istiyor, bir yönlendirme arıyor. Her biri ayrı bir karar noktası. Ve ilginçtir, bu insanlar genellikle akşamları en basit kararları vermekte zorlanıyorlar. Akşam yemeği nerede yenecek, hangi diziye bakılacak, hafta sonu planı ne olacak. Sanki gün boyu kullanılan “seçim kası” akşama kadar tükenmiş, geriye hiçbir şey kalmamış oluyor. Eşler bunu çoğu zaman ilgisizlik olarak okuyor, oysa olan şey bambaşka, basitçe bir tükeniş.

Diğer Siz

Buraya bir de teknolojik dönüşümü eklemek gerekiyor, çünkü son birkaç yıldır iş hayatına giren yapay zeka araçları bu tabloyu hem kolaylaştırıyor hem de karmaşıklaştırıyor. Bir yandan, bazı kararları otomatikleştiriyor, zihni boşaltıyor. Diğer yandan, yeni bir karar katmanı yaratıyor, çünkü artık “bu işi yapay zekaya mı bırakayım, kendim mi yapayım, ne kadar güveneyim” sorusu da gün içine ekleniyor. Tükenmişliğe de kapıyı açıyor. Bu üçüncü tür karar, ne tam analitik ne tam mekanik, bir tür güven değerlendirmesi. Ve insan zihni güven değerlendirmesi konusunda hâlâ epey acemi, çünkü bu kadar yeni bir alan. Yani bazı şirketler yapay zekayı verimlilik için getiriyor ama çalışanların karar yükünü azaltmak yerine farklı bir yere kaydırmış oluyor.

Burada kurumsal psikoloji devreye giriyor, çünkü bu yorgunluk türü performans değerlendirmelerinde nadiren doğru okunuyor. Bir çalışan “motivasyonsuz” görünüyor, “ilgisiz” görünüyor, hatta “dirençli” görünüyor. Oysa altında yatan şey çoğunlukla basit, kişinin karar verme kapasitesi gün içinde tükeniyor ve geriye kalan enerji, asıl önemli işler için yetmiyor. İK departmanlarının bu farkı görmesi, performans sorununu motivasyon sorunundan ayırabilmesi, epey değerli bir beceri. Çünkü ikisinin çözümü birbirinden tamamen farklı. Motivasyon eksikliğine yönelik bir teşvik programı, karar yorgunluğu yaşayan birine hiçbir şey yapmaz, belki de durumu kötüleştirir, çünkü ona bir karar daha yüklemiş olur.

Peki bu döngü nasıl kırılıyor.

İlk adım, fark etmek. Kişinin kendi gününü gözden geçirip “hangi kararlar gerçekten benim olmak zorunda” diye sorması işe yarıyor. Çoğu zaman fark ediliyor ki, gün içindeki kararların büyük bir kısmı aslında devredilebilir, otomatikleştirilebilir veya basitçe bir kurala bağlanabilir. Sabah ne giyeceğine her gün yeniden karar vermek yerine bir düzen kurmak, kulağa önemsiz geliyor ama biriken etkisi şaşırtıcı oluyor. Şema terapi açısından bakıldığında, bu küçük kararların bir kısmı zaten eski örüntülerden geliyor, kişi belki de hiç sormadığı bir soruyu her gün yeniden soruyor, çünkü içten içe “ben karar versem doğru olur mu” diye bir kuşku taşıyor. Ve bu kuşku, gerçek bir karar yükü değil, eski bir alışkanlığın günümüze taşıdığı bir fazlalık.

Rahat

İkinci adım ise, kararları zamanlamak. Zihnin en taze olduğu saatlerde önemli kararları almak, yorgun saatlerde ise rutin işleri yapmak, basit ama etkisi büyük bir düzen. Çoğu insan bunun tersini yapıyor, en zor kararları güne öyle bir tıkıyor ki zihin zaten hazır olmadan karşılaşıyor onlarla. İşte burada bir tür sistem kurmak gerekiyor, ve sistem demek karmaşık bir şey demek değil, sadece “ne zaman ne yapılacağına” dair sade bir çerçeve demek.

Son olarak, belki de en zor olanı, “yeterince iyi” kararla yetinebilmek. Mükemmel kararı arayan zihin, her seçimi bir sınav gibi görüyor ve bu da yorgunluğu katlıyor. Oysa hayatın büyük bir kısmı, mükemmel değil de işlevsel kararlarla ilerliyor. Bu ayrımı içselleştirebilen insanlar, gün sonunda hâlâ kendilerine ayıracak bir şey bulabiliyorlar.

Karar yorgunluğu, aslında modern hayatın sessiz bir yan etkisi. Kimse onu fark etmiyor, çünkü hiçbir tek karar tek başına yorucu değil. Ama toplamda, bir insanın gün içinde kim olduğunu, akşam eve nasıl bir halde döndüğünü belirleyen ana etkenlerden biri. Ve bazen, bu yorgunluğun nereden geldiğini anlamak için dışarıdan bir göz gerekiyor, çünkü kişinin kendisi içeride olduğu için örüntüyü göremiyor olabilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir